| Mroueh'nin yazısının 2012'deki tekrar yayını |
![]() |
| Kuzey Amerika'da bulunduğu iddia edilen Arapça semboller. |
| Mroueh'nin yazısının 2012'deki tekrar yayını |
![]() |
| Kuzey Amerika'da bulunduğu iddia edilen Arapça semboller. |
Atlas Tarih Dergisi’nin ilk sayısı ellerimde. Benim düşünceme göre bir derginin ilk sayısı özenle hazırlanmalı. Dergi zaman içinde tekâmül edip belirli bir çizgiye oturur, moda tabirle değişerek gelişir. Ancak bahsetmek istediğim husus bunun biraz ötesine geçiyor. Derginin sayfa yapısı, bölümlendirilmesi, değişik konuların katılması zaman içinde olur. İlerledikçe dergi de ilk halinden daha güzel, alımlı hale gelir. Fakat ilk sayıdan başlamak üzere belirli bir özen beklenir dergilerden. Atlas Tarih'te bu özeni göremedim maalesef. Tek bir makaleden hareketle bir miktar eleştiri yapacağım. Denilebilir ki derginin tamamına bakılmadan eleştiri yapılır mı? Buna şu şekilde karşı duracağım. Bir derginin başında editör varsa, derginin tamamının aynı özenle çıkmasından sorumludur ve bir bölümde yapılan hatalar, derginin tamamını töhmet altında bırakır. Ben aşinası olduğum bir konuda yapılan fahiş hataların ardından uzağında kaldığım konuları ele alan yazıları şüpheyle okumaya başladım. Bir süre sonra da bu şüphe beni dergiden soğuttu.
Şimdi beni dergiden soğutan makaleyi irdelemeye çalışayım. Derginin yirmi beşinci sayfasında Behice Tezçakar imzasıyla arz-ı endam eden yazı “İngiliz Gözüyle Şeyh Said İsyanı” başlığını taşıyor. İddialı bir başlık bu. İnsanı beklentilere sürüklüyor. Ancak makale içerisinde bize sadece tavşanın suyunun suyu sunuluyor. Kısaca Susan Meiselas’ın gözüyle Şeyh Said İsyanı başlığı konulsa içerikle daha uyumlu olacakmış sanki! Zira Meiselas’ın “Kurdistan: in the Shadow of History” başlıklı kitabından kimi bölümlerden yararlanarak hazırlanmış. Meiselas’ın bir fotoğrafçı olduğu ve kitabı Türk okurunun aşinası olduğu Martin van Bruinessen ile beraber kaleme aldıklarını kısa bir internet araştırmasından sonra öğreneilirsiniz. Bruinessen’in adı yazıda anılmıyor. Kitap içerisindeki malzeme hiçbir eleştiriye, çapraz sorguya, karşılaştırmaya tabi tutulmadan hoyratça kullanılmış.
Yukarıdaki paragrafı daha da vahim duruma getiren kitaptan alınan dokümanların kullanımında hatalar olması! İlk etapta şöyle bir hataya dikkat çekelim. Kitapta Cumhuriyet gazetesinden kimi görseller makale içerisine alınmış ve bu görsellerin içerisindeki eski yazı metinler de güya latinize edilmiş. Tek örnek vereceğim. “Silvan’ın karibinde (yakınında) tayyarelerimiz asilere hücum etti” şeklinde ifade edilen cümlede italikleştirdiğim “karibinde” değil gayet de “garbında” yazılı! Bir de karibindeyi okuyucu anlamaz mantığıyla sadeleştirme gereği duymuşlar. Karibinde’nin “kaf”la garbında’nın ise “gayın”la yazıldığını iyi bir sene geçiren birinci sınıf öğrenciler dahi bilirler. Tek örnek dedim ama bunu da almadan geçemeyeceğim: “Kıtamız isyanın merkezine yetişti” diye latinize edilen bölümdeki kelime "isyan" değil “usât” olacak. Bilmem sadeleştirmek gerekir mi?
Bir de yorum kısırlıkları, araştırma eksiklikleri var. Gerçi bir kitaptaki dokümanın haricinde araştırma yapılmadını belirtmiştim zaten. Bu kitaptaki bir İngiliz belgesi “İşte O Rapor” damgasıyla, magazin mantığıyla sunulmuş. Ancak "o rapor"da ne var? Orasını ben çözemedim. Behice Hanım bu tek belgeye bakarak, İngilizlerin Şeyh Said İsyanı’nda bir rol oynamadıkları yargısını aşağı yukarı çıkarmış. Tabi yasak savmak için çeşitli ifadelere başvurmuş. Bahsi geçen belge İngiltere’nin o dönemdeki Türkiye Büyükelçisi tarafından hazırlanmış tipik bir dışişleri raporu. Belgenin İngilizce aslına metinde yer verilmemiş. Dolayısıyla Türkçe çeviriye bağımlı kalarak yorum yapmak mecburiyetindeyim. Türkçe çevirinin sonunda deniliyor ki: “c. Garip bir biçimde, İngilizlerin Kürt hareketini herhangi bir şekilde kışkırtması veya bu harekete dahil olması yönünde küçük bir bilgi sızmış veya sızdırılmış… Şeyh Said’in Diyarbakır’ı aldıktan sonra Gezireh vasıtasıyla İngiliz makamları ile irtibat kurmayı umut ettiği bildirilmiştir. Bu şimdiye kadar İngiliz faaliyeti hakkında gazete yazılarında yer alan tek haberdir.” Bu cümlelerde benim gördüğüm muğlaklıktan ibaret. Bahsi geçen belgeye dayalı olarak İngilizlerin konuya dahli olduğu yorumunu da olmadığı yorumunu da getirebilirsiniz. Dolayısıyla bu konudaki İngiliz görüşünü ve gerçeğe en yakın sonucu elde etmek için Foreign Office vesikaları arasında biraz vakit geçirmek, dönemdeki gazete yazılarını, hatıratları vesaireyi iyi bir taramak gerekir. Yoksa başkasının karnından konuşarak dergicilik yapmaya gerek yok! İnternet ortamında pek çok birey “bir kitap okudum, olay öyle değilmiş abi” diyen insanlarla dolu… Koca dergiye 10 lira verilmesi için ekte verilen kitaptan başka sebepler de olmalı….
tanışmamış olduğumu algılayabiliyorum. Zira bahsi geçen zamanlarda Osmanlı tarihinin yerleşik söylemini içselleştirebilmiş değildim. Hiç bitmeyecek öğrencilik ve öğrenim sürecimin o kadar başındaydım ki tarih yazımının statükosuna yapılmış saldırıları anlayabilmem muhaldi. Kısacası Kafadar’ın kıymetini hakkıyla verebilmek için öncelikle ortanın üstü düzeyde bir tarihsel formasyona sahip olmanız gerektiğini söylüyorum.
Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun” başlığını taşıyor ve Metis Yayınları arasından çıkmış. Farklı zamanlarda yazılmış dört makalenin birleşimi olan bu kitaptaki yazıların temel özelliği yerleşik kabullere eleştirel sorularla yaklaşıp bu kabullerin aslında kabullendiğimiz kadar kabullenebilir olmadığını göstermek.
kendimize eziyet etmek için büyük bir sorunsal haline getiriyoruz. Belki de hayata ve dünyaya dair anahtar arayışlarımızın gereksiz, besinsiz bir meyvesidir. Ben’le ilgili sorunları çözdüğümüzde dünyayı daha berrak kavrayacağımız, anahtara bir adım daha yaklaşacağımız yanılsaması içerisindeyiz. Oysa anahtarın varlığından şüphe etmeyi aklımıza getirdiğimizde dünya çok daha berrak bir şekilde görülebliir.
limeler (örn: parrhesia) üzerindeki arkeolojik kazı denemelerini saygıyla anmakla beraber şu anda aydın kelimesinin geçmişini deşecek donanıma sahip değilim. Ama sevmiyorum bu kelimeyi. Kelimelerle sevgi-nefret ilişkisi kurulması da bizim memlekete has bir hoşluk olsa gerek. Aydın kelimesiyle ilgili sorunumun temelinde kökten-kemalistler tarafından kelimenin içinin boşaltılmış olması var. Diğer yandan benim de çok tehlikeli bulduğum yarı-aydınları tanımlayan “gerçek” bir kelimenin türetilmemiş olması kelimeyi çoklu kullanıma sokarak üzerindeki şüphelerimi artırıyor. Haliyle aydın tanımı içinde kendilerine yer bulan pek çok insan bu vasfa hak etmeksizin sahip oluyorlar. Aydınla yarı-aydını birbirinden ayırt etmek için bir kelime türetilip yayılmadıkça aydın kelimesinin olumsuz tınısı devam edecektir. Münevver kelimesine geri dönüş de garibime gider. Bunun da çeşitli sebepleri var. Bir kere münevverin kökenlendiği “nur” kelimesinin kazandığı anlamlar farklı bir yöne işaret ediyor. Açıkçası münevver kelimesi günümüzde daha ziyade dinsel hassasiyeti olan kesimin kendi aydınları için kullandığı bir kelime gibi geliyor kulağa. Oysa kelimenin entelektüel kelimesine bir karşılık aranırken kullanıma girdiği on dokuzuncu yüzyılda Batı yanlısı entelektüelleri karşılamaktaydı. Münevver kelimesinin hoşluğu “dişi” bir kelime olması ve böylelikle benim zihnimde entelektüele kadınsı bir hava katması. Bu yazıda “aydın” kelimesi yerine hem kullananı daha entelektüel gösteren hem de daha az suya sabuna dokunan “entelektüel” kelimesini ikame ederek yukarıda bahsetmeye çalıştığım sakıncalardan kaçınmaya çalışacağım. Eh pek tabi entelektüel kelimesinin kullanımı da kullanan hakkında “frankofon” yargısı verilmesi tehlikesini barındırıyor. Bunlara göğüs gerebilirim sanırım. Entelektüel yazarken kast ettiğim şey: herhangi bir fikirsel temele sahip olup da bu fikirsel temele argüman sağlayacak bilgileri özellikle arayıp bularak donanım kazanan insanlar değil. Kast ettiğim bilgi birikimini herhangi bir ön-kabul olmaksızın sağladıktan sonra bilgilerini kategorize (tasnif) eden ve ulaştığı sonuçları fikirsel bir temele oturtan ya da kendi fikir bütününü ortaya koyan insanlar. İlla örnek vermek gerekirse Ziya Gökalp bir “aydın” Ahmet Hamdi Tanpınar ise “entelektüel” olarak konumlanıyor.
yüzde atmışı için düşünce tembelleri güruhu da diyebiliriz aslında. Bilgiyi elde etmek için her türlü yolu, hatta düşünmeyi bile reddeden bu insanlar şifahen öğrendikleri fikirleri benimseyerek savunurlar. Böyle bir ayırım yapmadan tüm halkı entelektüel kesimle çatışıyor göstermek hoş olmaz. Ancak bu ifade “muhafazakâr demokrat” zihne uygun gelmeyecektir. Zira muhafazakâr demokrat dediğim düşünce yönelimi Aziz Nesin yüzde atmışı’nı bir oy deposu olarak görerek durumunun değişmesini istemez. Dolayısıyla da Aziz Nesin yüzde atmışı olma haline övgüler düzer. Bu övgülerin altında yatan sebep korkudur: Aziz Nesin yüzde atmışı olmaktan çıkarlar korkusu. Ancak bunu sadece muhafazakâr demokratların yaptıkları bir ayrımcılık olarak görmek de ikiyüzlülük olur. Yarı-aydın dediğimiz kesim de tam benzer söylemi hedefi değiştirerek yineler.
halkın her iki kesimi tarafından da sevimsiz ve yararsız bulunurlar. “Pythia’nın ağzı en bilge kişinin sen olduğunu duyurdu. Öyle olsun ama en bilge kişi en sıkıcı olandır aynı zamanda…” diye hitap edilmiş Sokrates’e. Bu hitapta yoğun bir doğruluk payı var. Bize bilgiçlik taslayanları sevmeyiz. Hele de karşılığında verebileceğimiz bilgece bir iki cümlemiz yoksa iyice istenmeyen bir durum olur. Samimi olmayan iki insan arasındaki sohbetler genelde bir üstünlük kurma amacı taşımaz mı zaten. Böylece entelektüel sıkıcı olduğu için Aziz Nesin yüzde atmışı’yla arasında kolay kapanmayan bir yara açılmış olur.
ir hadiseyi anlatırken hikâyesindeki enstrümanlardan biri anadut ise anadutun çatala benzeyen, bir sacayağını andıran üç kola sahip ve harmanı atmaya yarayan bir aygıt olduğunu belirtme ihtiyacı duymaz. Aynı şekilde entelektüel de kendisi için sıradan hayatın temel bilgileri durumuna gelmiş kavramları açıklamaktan kaçınır. Kaçınmazsa kendi kendisini aptal bulmaya başlar. Konuşması esnasında herkes tarafından bilinen kavram, kelime ya da aletleri herkesin bildiği tanımlarıyla açıklamaya kalkışan insanları salak buluruz. Buna çok çarpıcı bir örnek belirli bir hızla suya düşüldüğünde, suyun beton vücut üzerinde betona çarpmış etkisi yapacağı bilgisi (klişesi). Bu klişeyi dokuz yaşımızda öğrendiğimizde, yumuşacık suyun böyle sert bir etki yapması oldukça ilginçtir ve çevremizdeki dokuz yaşında çocuklara satarak ilgi toplayabiliriz. Ancak yirmi beş yaşına gelip de hala bu bilgiyi çok sıra dışı, herkesin vakıf olmadığı bir giz gibi açıklamaya kalkarsak alay kon
usu oluruz. Bu noktada ergenlik çağında Alman felsefesi okumaya başlayan bir insan düşünelim, bu adamın Nietzsche’den bahsederken “ubermensch” kavramını açıklamaya davranması kendisine saçma gelecektir. Çünkü bu kavram yirminci yüzyıl boyunca evrilip çevrilmiş, birçok platformda tartışılmıştır, kendisi de kavramı defaatle duymuş, farklı boyutlarının tartışılmasına şahit olmuştur. Hatta bu kişi bu yazıyı okuyorsa eğer yazarın entelektüel kalitesinden şüphe edecektir. Nietzsche kadar sıradan, çok bilinen bir örnek verdiği için. Ama diğer yandan yüzde atmış: “Nietzsche kim… Ubermensch ne… Bu adam neyin havasını atıyor…” düşüncesi içindedir.