18 Mayıs 2011 Çarşamba

Neden Seri Katiller Oluyorlar?

Google efendi’ye “seri katil” anahtarını girdiğinizde neredeyse tamamı birbirinin kopyası bir sürü bağlantıyla karşılaşabiliyorsunuz. Bunlar arasında en derli toplu olanı www.polisiye.com adresinde ikamet eden sitedir (Türkçe siteler arasında). İngilizce sitelere bakarsanız, oldukça fazla sonuca ulaşabilirsiniz, bunlar arasında ise benim en sevdiğim www.crimelibrary.com ve onun seri katillerle ilgili alt bölümü. Ama ne yazık, bu siteyi Türkiye’de keşfeden ilk şahıs ben değilim. Fikret Topallı siteyi benden çok önce keşfetmiş ve hiç de ahlaki olmayan bir şekilde kullanmış. Sitedeki yoğun emekle, iyi araştırılarak yazılmış yazıları kelimesi kelimesine çevirerek kitaplaştırmış kendileri! Seri Katiller I ve Seri Katiller II başlıklı kitaplarının hiçbir yerinde siteyle ilgili en ufak bir gönderme bulunmuyor. Bu konuyla ilgili daha sonra bir yazı kaleme almayı düşünüyorum.

Seri katiller dünyanın her yerinde ilgi çekerler. Türkiye’de de bu ilgi mevcuttur. İlginin boyutlarını ölçmek mümkün değilse de yönelimi daha ziyade “Neden bizde seri katil çıkmıyor?” sorusuna endekslidir. Gerçekten, neden? Bu yazı bu soruya cevap veremeyecek. Belki bir başka yazıda da insanımızın Mesih’i bekler gibi hasretle, umutla içimizden çıkacak seri katili bekleyişi üzerine bir iki satır karalarım.

Seri katiller üzerine tüm meramımı anlatmaya kalkışırsam bu yazının bir sonu olmayabilir. Bu yüzden şimdilik bir girizgâh yapıp ilerleyen dönemde konunun farklı boyutlarını değişik yazılarda irdeleyeyim. Bu yazıdaki konumuz “Neden seri katil oluyorlar?” sorusuna dair olsun.

Bizlerle aynı türden, aynı metabolizmayı paylaşan bir canlı nasıl oluyor da seri cinayetler işleyebiliyor? Bu insanlar vicdandan münezzeh kalmayı nasıl başarabiliyorlar? Bir seri katili seri katil yapan nedir?

Kişi kendinden bilir işi, işte bu yüzden kendi duygusallığımıza saplanıp, seri katilleri de kendi dürtülerimizle değerlendirmeye çalışırız. Ne var ki seri katilleri tamamen farklı bir düzenek olarak görmeliyiz. Aksi takdirde senin benim gibi bir insanın soğukkanlı cinayetler işlemesine bir açıklama getirebilmemiz mümkün değil. Bizler seri katiller tarafından katledilen insanlara kurban deriz. Bir seri katil asla bu tanımlamayı kullanmaz. Seri katiller kurbanlarını nesneleştirir. Nesneleşmiş bir varlığa yönelik acıma duygusu taşımaz. Bu anlamda hekimlere benzetebiliriz. Mesleğinde yeterince zaman geçiren hekimler hastalarını nesneleştirme eğilimindedirler. Böylece hastayla duygusal bağ kurmadan gerekli prosedürleri gerçekleştirebilir ve gündelik hayatlarına devam edebilirler. Seri katiller, içinde yüce bir amaç barındırmaksızın, sadece kendi arzularını tatmin etmek amacıyla nesneleştirme işini eylerler. Bu da doktorları olduğu gibi seri katilleri de vicdanen sorumsuzlaştırır. Sıradan insan normları çerçevesinde vicdan kavramı seri katile yabancıdır. Ancak vicdan mefhumu tamamen ortadan kalkmış değildir. Kurbana yönelik bir vicdan azabı çekilmese bile, eylemin kendisine yönelik vicdan azabı çeken seri katillerin varlığı bilinmektedir.

Seri katiller üzerine kafa patlatan insanların boğuştukları en önemli soruların başında “Bir seri katili seri katil yapan nedir” gelir. Bu sorunun cevabının bulunmasıyla potansiyel seri katillerin bu potansiyelinin ortaya çıkmasının önlenebileceği düşüncesi hâkimdir. Seri cinayetler işlemeyi bir hastalık olarak görürsek, bu hastalığın erken teşhisine yönelik bir çabadan söz edebiliriz. Bu çaba çok farklı disiplinler tarafından ortaya konulmuştur. Şu ana kadar kesin bir sonuca ulaşılamasa da pek çok farklı disiplinden araştırmacılar hepsinde doğruluk payı olan pek çok farklı teori atmışlardır ortaya. İlk denemeler 1960’lar sonrası seri katil cinayetlerinin* artışıyla beraber FBI’nın ilgili birimleri tarafından yakalanan seri katiller üzerine yapılan araştırmalarla gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmalarda seri katillerin ortak özellikleri tespit edilmeye çalışılmıştır. En temelde, psikanaliz yüzyılında yaşıyor olmanın da etkisiyle, seri katillerin çocukluklarına inilmiştir. Tespit edilen üç kesişme noktası, Türkiye’de de bir dönem çok satan kitaplar arasına giren A’dan Z’ye Seri Katiller Ansiklopedisi’nde “Üç Temel Davranış” olarak başlıklandırılmıştır. Çocuklukta; memeli hayvanlara eziyet etmek, altını ıslatmak ve küçük çaplı da olsa kundaklama. Bu üç özellik büyük bir oranla bulunsa da olmazsa olmaz değildir. Bu ilk araştırmalar genelde seri katil vakalarıyla ilgilenen FBI ajanları tarafından gerçekleştirilmiştir. Aynı araştırmalarda seri katilleri kategorize etme çabası da göze çarpar**. Kategorizasyon daha ziyade seri katilleri yakalama pratiğinde kolaylıklar sağlaması açısından geliştirilmiştir.  Antropologlar da seri katiller üzerine söz söyleyenlerdendir. Onların görüşlerini kabaca tarif etmeye çalışırsak; her insanda, avcı-toplayıcı dönemlerden kalan bir karanlık nokta bulunur. Modern insan çoğu zaman bu karanlık bölgeyle temas etmeden, varlığının bile farkına varmadan hayatını sona erdirir. Fakat kimi insanlar bir şekilde antik noktayla bağ kurar ve onun esiri olur. Bu teori cevaplardan çok sorular türetse de yabana atılmayacak gerçekler ifade eder. Nörologlar ise beynin yapısını irdeleyerek, sıradan insan beyniyle seri katil beyni arasındaki farkları tespit etmişlerdir. Beynin ön loblarındaki yoğun aktivite, seri katil beyninin çeşitli uyaranlar söz konusu olduğunda sıradan insanlara göre farklı reaksiyonlar içine girmesi nörolojik bakımdan keskin bir ayrılık bulunduğunu ortaya koydu. Ancak bu çalışmalar, yeterli derecede dokümante edilmediği gibi ortaya bir ispat koyabilecek ölçüde fazla denek üzerinde uygulanmadı. Yine de ortaya çıkan sonuçlar zihin karıştıran cinstendi. Genetik çağında yaşıyor olmamızın etkisiyle genetik bilimciler de seri katiller konusuna el attılar. Onlar daha ziyade antropologların teorilerine destek olacak verilerle çıktılar karşımıza. Antropologların “karanlık nokta” diye isimlendirdikleri mekanizmaya genetikçiler “baskılanmış bir gen dizisi” adı verdiler. Fili tanımlayan körler klişesini savurmanın tam zamanıdır.

Tüm bu tanımlama çabalarının ardından bir seri katili seri katil olmaya iten etkenlerin bir dökümünü yapabiliriz.

(1) Genetik hikâye*** – Antropolojik Miras: Uzun insanlık tarihinin ilk dönemlerinde insanlar avcıydılar. Üstün tuzak kurma ve alet kullanma becerisi insan’ı tüm diğer canlılar arasında en tehlikeli predatör kılıyordu. Yenebilecek her türlü avı ele geçirecek bir yöntem üretiyordu insanlar. Her değişik türden av için, hatta aynı türden avlar için onlarca farklı metot geliştirebiliyordu****. İnsan; açlığını gidermek için, kendini korumak için, giyinmek için, alıştırma için ve en garibi de zevk için öldürüyordu. Diğer canlıların aksine kendi türüne karşı da çok acımasızdı. Herhangi bir görünür amaç olmaksızın kendi türünü öldürebilen iki soydan biriydi insan. Diğeri ise yunuslar… Yunuslarla insanların tek kesişme noktası bu da değil. Her iki tür de üreme amacı olmaksızın, sadece zevk için sevişiyorlardı. Hatta erkek yunuslar yavrusu olan dişiler yeniden çiftleşmeye hazır olsunlar diye yavrularını öldürmekten de geri durmuyorlar/dı*****. İnsanlık iletişim metotlarını karmaşıklaştırdı, lisanı ortaya çıkardı. Lisan soyutlaştı. Düşünce de lisanla beraber soyutlaşma eğilimi gösterdi. Felsefe ortaya çıktı. Toplumsal yaşam gelişti. Hukuk, ahlak vb kavramlar birlikte yaşayabilmek için elzem hale geldi. İnsan elindeki kanı temizlemek için gönülsüz bir uğraş verip, durdu. Hukuk; öldürmenin hangi durumlarda “hak” olduğunu tanımladı. İnsan öldürme eylemini belli kalıplara soktu. Avcılardan gelen kimi soyların tırnakları arasında kurumuş kan kaldı. Bunların büyük bölümü tırnaklarının arasında karartılara anlam veremedi. Ancak bazı bireyler, farklı etkenlerin de iteklemesiyle, tırnak aralarındaki kanın kokusunu en derinlerinde duydular. Dünyadan Güneş’e gidip gelecek uzunluktaki DNA dizileri arasındaki genetik şifrenin çözümüne ulaştılar, antropolojik miraslarına sahip çıktılar******.

(2) Beynimiz Bizi İçten Kuşatan Hapishane: İster inanın, ister inanmayın beyaz yaşmağının altından ak pak perçemleri süzülen, pembe yanaklı, tonton ninelerinizin dahi içinde karanlık bir yan var. Onlar da zaman zaman yasaklara karşı gelmek istiyorlar. Kimimize çok sıradan gelecek sebeplerle birilerine zarar vermeyi düşlüyorlar. Bir şekilde bu yazıyı bulup okumak da, vakit ayırıp yazmak da vahşetin çağrısına uymaktan başka bir şey değil.

(3) Çocukluk Yaşantıları: Kişiliğin oluşmaya başladığı devrede gerçekleşen istismarlar pek çok seri katil hikâyesinde yer bulur. Hatta seri katilleri konu alan kitapları okur, filmleri izlerken “Acaba nasıl bir çocukluk geçirdi de bu hale geldi?” sorusunu sormadan edemeyiz. Gariptir literatüre “seri katil” tanımının geçmesine sebep olan Ted Bundy’nin sıradan bir çocukluk geçirdiği tahmin ediliyor. Aslında kişisel tarihinin bu bölümüyle ilgili bilgiler kıt ve çelişkili. Ancak ne olursa olsun çocukken suiistimale uğramış, yatkın bireylerin seri cinayetler işleme ihtimalleri daha yüksek.

(4) Cinsellik: Her türden cinsel sapkınlık ya da rahatsızlık kişinin potansiyel seri katil olmasına etki eder. Aşırı düşkünlük, pedofili, iktidarsızlık vs. Hatta seri katil tanımlamasının yapılabilmesi için cinayetlerin içerisinde cinselliğe yönelik bazı güdülerin olması gerekliliğini savunanlar da mevcut.

Listeye yeni maddeler ekleyip bu uzun yazıyı daha da uzatmak niyetinde değilim. Şimdilik son olarak yukarıdaki maddelerin herhangi birinin kişiyi seri katil yapmayacağını, hatta tamamının bulunmasının dahi bir insanı bu yola sürüklemek zorunda olmadığını belirteyim. Sonrası sonra…


* Aslında seri katil tanımlaması ilk kez Ted Bundy için kullanılmıştır.
** Kategorizasyon başka bir yazının konusu olacaktır.
*** MOA geni üzerine küçük araştırmalar yapmak okurun ilgisini çekecektir.
**** MO (Modus Operandi) yani öldürme yöntemi seri katilleri tanımlamak ve yakalamak için incelikle tepit edilen ve önem verilen bir husustur. Bu da gelecekteki yazıların konusu.
***** Ah Freud, cinsellik hançerini zihinlerimizin derinine kadar öyle bir sapladı ki bu benzerliklerden işkillenmemek elde değil. Fakat Adler ve takipçileri de Freud’un güvenilirliğine sıkı bir yumruk attılar. Böylece bazı edimleri şüphe etmeden cinselliğe bağlayabilmemizin önü kapandı. Ancak bu kadarı da tesadüf olamaz! Denizin sosyal memelileri avlanma metotlarını çeşitlendirmek konusunda da o kadar yetenekliler ki…
****** Bu tanımlama altında, seri katillere yönelik bir olumlama ya da tebrik etme amacı güdülmemiştir. Yazar seri katillerin seçilmiş kişiler olduklarına dair bir inanış taşımamaktadır. Yazarın inancı insanların içerisinde her türlü kötülüğe karşı eğilim olduğuna, bu eğilimi irade marifetiyle yenebilen insanların seçilmiş olduğuna dairdir.

6 Temmuz 2010 Salı

Atlas Tarih: Bir Eleştiri

Atlas Tarih Dergisi’nin ilk sayısı ellerimde. Benim düşünceme göre bir derginin ilk sayısı özenle hazırlanmalı. Dergi zaman içinde tekâmül edip belirli bir çizgiye oturur, moda tabirle değişerek gelişir. Ancak bahsetmek istediğim husus bunun biraz ötesine geçiyor. Derginin sayfa yapısı, bölümlendirilmesi, değişik konuların katılması zaman içinde olur. İlerledikçe dergi de ilk halinden daha güzel, alımlı hale gelir. Fakat ilk sayıdan başlamak üzere belirli bir özen beklenir dergilerden. Atlas Tarih'te bu özeni göremedim maalesef. Tek bir makaleden hareketle bir miktar eleştiri yapacağım. Denilebilir ki derginin tamamına bakılmadan eleştiri yapılır mı? Buna şu şekilde karşı duracağım. Bir derginin başında editör varsa, derginin tamamının aynı özenle çıkmasından sorumludur ve bir bölümde yapılan hatalar, derginin tamamını töhmet altında bırakır. Ben aşinası olduğum bir konuda yapılan fahiş hataların ardından uzağında kaldığım konuları ele alan yazıları şüpheyle okumaya başladım. Bir süre sonra da bu şüphe beni dergiden soğuttu.

Şimdi beni dergiden soğutan makaleyi irdelemeye çalışayım. Derginin yirmi beşinci sayfasında Behice Tezçakar imzasıyla arz-ı endam eden yazı “İngiliz Gözüyle Şeyh Said İsyanı” başlığını taşıyor. İddialı bir başlık bu. İnsanı beklentilere sürüklüyor. Ancak makale içerisinde bize sadece tavşanın suyunun suyu sunuluyor. Kısaca Susan Meiselas’ın gözüyle Şeyh Said İsyanı başlığı konulsa içerikle daha uyumlu olacakmış sanki! Zira Meiselas’ın “Kurdistan: in the Shadow of History” başlıklı kitabından kimi bölümlerden yararlanarak hazırlanmış. Meiselas’ın bir fotoğrafçı olduğu ve kitabı Türk okurunun aşinası olduğu Martin van Bruinessen ile beraber kaleme aldıklarını kısa bir internet araştırmasından sonra öğreneilirsiniz. Bruinessen’in adı yazıda anılmıyor. Kitap içerisindeki malzeme hiçbir eleştiriye, çapraz sorguya, karşılaştırmaya tabi tutulmadan hoyratça kullanılmış.

Yukarıdaki paragrafı daha da vahim duruma getiren kitaptan alınan dokümanların kullanımında hatalar olması! İlk etapta şöyle bir hataya dikkat çekelim. Kitapta Cumhuriyet gazetesinden kimi görseller makale içerisine alınmış ve bu görsellerin içerisindeki eski yazı metinler de güya latinize edilmiş. Tek örnek vereceğim. “Silvan’ın karibinde (yakınında) tayyarelerimiz asilere hücum etti” şeklinde ifade edilen cümlede italikleştirdiğim “karibinde” değil gayet de “garbında” yazılı! Bir de karibindeyi okuyucu anlamaz mantığıyla sadeleştirme gereği duymuşlar. Karibinde’nin “kaf”la garbında’nın ise “gayın”la yazıldığını iyi bir sene geçiren birinci sınıf öğrenciler dahi bilirler. Tek örnek dedim ama bunu da almadan geçemeyeceğim: “Kıtamız isyanın merkezine yetişti” diye latinize edilen bölümdeki kelime "isyan" değil “usât” olacak. Bilmem sadeleştirmek gerekir mi?

Bir de yorum kısırlıkları, araştırma eksiklikleri var. Gerçi bir kitaptaki dokümanın haricinde araştırma yapılmadını belirtmiştim zaten. Bu kitaptaki bir İngiliz belgesi “İşte O Rapor” damgasıyla, magazin mantığıyla sunulmuş. Ancak "o rapor"da ne var? Orasını ben çözemedim. Behice Hanım bu tek belgeye bakarak, İngilizlerin Şeyh Said İsyanı’nda bir rol oynamadıkları yargısını aşağı yukarı çıkarmış. Tabi yasak savmak için çeşitli ifadelere başvurmuş. Bahsi geçen belge İngiltere’nin o dönemdeki Türkiye Büyükelçisi tarafından hazırlanmış tipik bir dışişleri raporu. Belgenin İngilizce aslına metinde yer verilmemiş. Dolayısıyla Türkçe çeviriye bağımlı kalarak yorum yapmak mecburiyetindeyim. Türkçe çevirinin sonunda deniliyor ki: “c. Garip bir biçimde, İngilizlerin Kürt hareketini herhangi bir şekilde kışkırtması veya bu harekete dahil olması yönünde küçük bir bilgi sızmış veya sızdırılmış… Şeyh Said’in Diyarbakır’ı aldıktan sonra Gezireh vasıtasıyla İngiliz makamları ile irtibat kurmayı umut ettiği bildirilmiştir. Bu şimdiye kadar İngiliz faaliyeti hakkında gazete yazılarında yer alan tek haberdir.” Bu cümlelerde benim gördüğüm muğlaklıktan ibaret. Bahsi geçen belgeye dayalı olarak İngilizlerin konuya dahli olduğu yorumunu da olmadığı yorumunu da getirebilirsiniz. Dolayısıyla bu konudaki İngiliz görüşünü ve gerçeğe en yakın sonucu elde etmek için Foreign Office vesikaları arasında biraz vakit geçirmek, dönemdeki gazete yazılarını, hatıratları vesaireyi iyi bir taramak gerekir. Yoksa başkasının karnından konuşarak dergicilik yapmaya gerek yok! İnternet ortamında pek çok birey “bir kitap okudum, olay öyle değilmiş abi” diyen insanlarla dolu… Koca dergiye 10 lira verilmesi için ekte verilen kitaptan başka sebepler de olmalı….

1 Şubat 2010 Pazartesi

Bir Demir Leblebidir Çiğneyene Aşk Olsun

Bu kişisel yazıyı, beni tanımayan bir insanın okuma zahmetine girmesine gerek yok. Anlatacağım hikâye, son dönemde yaşadığım büyük hayal kırıklığının tarihine bir göz atma amacı taşıyor. Bir aşkı anlatacağım. Bu aşkı paylaşmayan tanıdıklarımın da okumasına gerek yok doğrusu.

Antik çağlar kadar eski görünen bir zamanda, babam sigaralarını yer gibi uç uca eklerdi. Arzum Apartmanı’nda otururduk. Çocuk aklımla yanlamasına uzayıp giden binanın neden dikine uzatılmamış olduğunu düşündüğümü anımsıyorum. Dallas, ben o apartmanda çocukluğumu geçirirken yayınlanırdı. Ve ben tüm benzinliklerin altında petrol kuyuları olduğunu zannederdim. Yatmaya gönderilmeden önce ucundan kıyısından gördüğüm Dallas olmasaydı petrol kuyusunun ne olduğunu bilmeyecek ve yukarıdaki hataya da düşmeyecektim. Bizi biz yapan, çeşitli yargılar vermemizi sağlayan; hatalar, olmadık çıkarımlar yaptıran hep bilgi birikimimiz. Ancak aşk dediğimiz, âşık olmak dediğimiz; bilgi birikimimizden tamamen muaf... Tüm birikimimizle uğraşsak da tanımlayamadığımız bu olgu konusunda birikimimiz, nerede durduğumuz gibi mefhumlarla çıkarım yapmaya çalışmak ne kadar da gülünç oluyor. Necip Fazıl metafizik üzerine yazarken “madde”nin varlığını tamamen reddetme ifrâdına kaçıyordu. Maddeyi reddederken de beş duyumuzun toplamıyla birden algılayamadığımız, şairin deyimiyle “künhüne varamadığımız*” bir “şey” nasıl var olabilir argümanına başvuruyordu. Gerçekten de aşırı. Ancak bir mefhumun künhüne varmaktan bahsettiğimizde künhüne varmayı asla başaramadığımız aşk’ı hatırlamalıyız. Aşk’ın kimyası, simyası, fiziği, metafiziği… Aşkın künhüne varmak? Aşk’ı algılayabileceğimiz tüm donanımı elde etsek bile bir yanının eksik kalacağı aşk üzerine tek kesinliktir*.

Arzum Apartmanı’nın birinci katında, camlarında demirden kafeslerin olmamasına rağmen hiç korkmadığımız dairede, TRT spikerleri oyun durduğunda sakatlarla konuşmak için sahaya girerken henüz babam sigaralarını hiç durmadan içerdi. Maltepe o zamanın iyi sigaralarındandı sanırım. Ben henüz farklı sigaraların farklı tatları olabileceğini bilmiyordum. O beyaz sigaradan, önce babamın ciğerlerine sonra da geniş salona akan dumanlar mistik bir görüntü yaratırdı. Havayı biraz boğar, görüşü kısıtlardı. Sarı Fırtına gerçekte olduğundan bile daha hızlı görünür, hatta zaman zaman görünmezdi. Sarı Fırtına olmak isteyemezdiniz. Olsanız bir zararı yoktu gerçi. Ancak Sarı Fırtına’nın yaptıklarını yapabileceğinize inanamazdınız. Bir çocuğun hayal dünyasında (en azından benimkinde) He-man olabilmenizin önündeki tek engel o koca kılıç sırtınızda bir yerlerde dururken ödlek prens Adam’ın kimseye göstermeden salınabilmesiydi. Devre arası olduğunda babam odayı havalandırmak için Balkonun kapısını açar, bir öncekine eklediği sigarasını tüttürmek için beni de yanına alır balkona çıkardı. Bir şeylerden şikâyetçiydi hep. Aksayan bir şeyler vardı. Bir yandan şikâyetlerini anlatırken diğer yandan da mavi gözlerde nadiren görebileceğiniz bir sıcaklıkla, kendisi bile farkında olmadan aşkını anlatırdı. Zaman içerisinde aynı hedefe yönlenmiş pek çok kimsenin aşkları üzerine okuduğumda hepsinin de babamın bakışlarında özetlenen o imkânsız tanımı bir yerlerinden tutmaya çalıştıklarını görüp balkondaki çocuk kadar, belki ondan bile fazla heyecanlandığımı gördüm. Kelimeler babamın ağzından üzerini sis kaplamış bir derenin oluşturduğu çağlayanlar gibi dökülürken onu saran aşkın benim de yavaş yavaş içime işlediğini şimdilerde anlıyorum. Sözlerin çağlayanı, içimde kendisine göre bir mağara açıyor, mağarasına yerleşip katılaşıyor, katılaştıkça ısınıyordu…

Bir çocuk neden sevdiğini asla sorgulamaz. Sevgisine bir sebep aramak için uğraşmaz. Erkeklerse hep çocuk kalırlar. Zaman içerisinde sevgiye dair sordukları tek sebep sorusu, kendilerine yönelik sevgi üzerinedir: “Beni neden seviyor?”. Ancak kendi sevgisi için bir sebep aramaz. Arandığında bulunabilir, yine de bulunanlar cevabı tam olarak karşılamaya yeterli gelmeyecektir. Bir şeyler hep eksik kalır. Üstelik burada bahsetmeye çalıştığım sevgi mazoşist bir sevgidir. Tepegöz’ün yumurtası gibidir. Sopalar üzerimize indikçe artar bağlılık. İlk yarıda üç gol attıktan sonra, ayaklarımızı uzatıp rahatladığımızda üç gol yiyip bize feleğimizi şaşırttığında inadına artar sevgimiz. Gidip sekiz gol birden yediğinde kendi acımızı unutup bağrımıza basmak yaralarını sarmak isteriz. Buna izin vermese de… Aşk zaten karşılık bulamadıkça perçinlenmez mi? O bizi ittikçe yapışırız. En güzel ağabeylerimiz aşklarından kanser olup hayata veda ederken, bizde bu aşkın ilk kıvılcımlarının çakmasına sebep olanlara sövmek aklımıza gelmez.

Kim bilir kaç tane Türk filminde başrol oynayan köylü kızı dışarıdan müdahaleyle yalancı bir medeniyetin kıyafetine bürünüp kendisini horlayanlara günlerini göstermiştir. Oysa biz, ekranın diğer tarafındakiler o kızı, o köylü haliyle sevmişizdir. Şehirli urbalara büründüğünde dahi içinde olduğunu bildiğimiz köylü kızı özleriz. Her an eğreti kıyafetinden soyunup köylü haliyle geri dönecek umuduyla bekleriz. Arzum Apartmanı*’nda tutulduğum aşkın nesnesi de kendi arzusuna muhalif bir şekilde kıyafetlerinden soyunuyor, soyunduruluyor yıllardır. Yalnız arada büyük bir fark var. Köylü kızı yeni urbalarına bir öncekiler kadar uyumlu bir şekilde girse de benim aşkım yeni urbalarıyla bir canavara dönüşüyor. Bu dönüşüme bu sene de dur diyememiş olsak da köylü kızın, üstelik üzerine oturmayan kıyafetlerinden sıyrılmasını, tekrar bizim olmasını umutla, hırsla, öfkeyle bekliyoruz.

Amoris vulnus idem sanat, qui facit…
* Künh deyince, bu blog’un isim babası her ne kadar Gelibolulu Âlî olsa da Necip Fazıl’ın da bu büyülü kelimenin benim zihin dünyama girmesindeki katkısını yabana atmamam lâzım.
** Bu tanımı ve daha neleri bana hediye edene, dünyanın tüm teşekkürleri bir araya gelse de karşısında hiçbir kıymetleri olmayacağı için teşekkür etmiyorum.
*** Apartmanın isminden kelime oyunu yapmamak için kendimle nasıl bir savaş verdiğimi bilemezsiniz.